Sunday, January 9, 2011

"bedende kıpırdanmalar" kitabı içersinde...

M. Kaplan, F.Sızanlı ve A.Teker’e saygıyla…
Ve ardından belirdi beden gözünün önünde, korkunç ve de muhteşem…
William Blake

Dil, “bilinirken” (dilbilgisi), beden “eğitilir”di (beden eğitimi) çocukluğumuzda. Bedenin hangi cehaletten hangi bilgeliğe doğru eğitime tâbi tutulduğunu, bu bedenin içine doğduğunu, coğrafyanın o anki güncelliği ve bunun oluşturduğu toplumsal koşullar belirler. Mutlak ve genel geçer bir eğitimlilik halinden bahsedilemez. Bir Fransız’ın yaşadığı beden eğitimi ile bir Mozambikli’nin yaşadığı beden eğitimi asla aynı olamaz. Ayrıca Fransız bir erkekle Fransız bir kadının tâbi tutulduğu eğitim de farklıdır. Bu “beden eğitimi” hiçbir zaman göründüğü gibi o bedenin fizikselliği üzerine değil, tam tersine fizikselliğinin yarattığı imgelerin zihinsel ve toplumsal kodlarının üzerine şekillendirilir. Açık ve çıplak olarak dünyaya gelen “beden”in içine doğduğu toplumun kendini temellendirdiği ahlaki yapı kurumlarının devamı için neresiyle hangi hareketi gerçekleştirmesi, nasıl görünmesi ve yüzlerce, binlerce hatta milyonlarca- olanağından, görünümünden vazgeçmesine yönelik bir terbiye uygulanır
Beden, caydırılır.
Bu eğitimin en sonunda,
beden…
eğitim mekanizmasından
dışarıya,
diğer caymış bedenlerin arasına
istifra edilir.

Hazır…olunur. Rahat…olunur. Bir daha… hazır olunur.

Beden, kendi olusunun anlamları karşısında kendi kendinin kayboluşunun sahnesine dönüşür. Olanakları, olanaksızlaştırılır. Yetişkinlik yolu, bir vazgeçme yoludur, bir unutma yoludur beden için. Bedenin birçok oyunbazlığı gece yarılarına, chat kanallarına, yarım yamalak porno filmlerine, fantezi oyuncaklarına bırakılır; bu olanaklar karaborsada fahiş fiyata alınır satılır; endüstrileşir, kara borsalaşır. Beden, kendi kendine ötekileşir. Kendi içinde kendinin birçok deliğine, birçok organının işlevsiz gözüken ama yapabilir olduğu birçok eylemine, bir başka bedenle yapabilir olduğu cinsel ya da cinsel olmayan birçok temas biçimine yabancılaşır. Belki de dansın daha doğrusu performansın habitatı tam da bu yabancılaşmadır.

Edim halindeki beden

2006 yılında “Yorgun” isimli gösterimin ilk versiyonundan hemen sonra Karga Bar’ın 14 kilogramlık ahşap masalarından biriyle, iki nesnenin olası yeni ilişki biçimlerinin olası romantik biçimleri hakkında bir devam filmi ya da kısaca bir “Yorgun II” üretmeye karar verdim. Birçok beden disiplini (klasik bale, jimnastik, modern dans vs.) ve tabi ki birçok toplumsal yönerge ile “over dose ” bir şekilde eğitilmiş olma durumunun görkemi hakkında işler üretmekten ya da kısaca “dans” etmekten ( başka türlü bir hazır ol, rahat, hazır ol…) vazgeçmem işte bu döneme, “nesne masa”nın hareketsiz bedenselliğinin beni eğitmesine izin verdiğim bu günlere denk geliyor.

Aynı hareket eden bedenin işlevselliği üzerinden “eğitilmesi” gibi nesnelerin bedenleri de işlevsel kullanılır. Oysa onları, işlevselliklerinden kurtardığım anda önümde yepyeni bir dilin kurgulanabileceği bir öte-dünya belirdi. Nerdeyse iştahlı bir sarhoşlukla bir insanla bir masanın değil, bu yok oluşa yazgılı var oluşun içine tükürülmüş, doğmuş ve ya üretilmiş ya da / ve inşa edilmiş iki bedenin karşılaşmasına hem şahit oluyor hem de şahitliğimi bir gösterim olarak kurguluyordum. Özünde üreme işlevine göre eğitilen, sahiplenilen kadın bedeni ile üretme/dölleme işlevine göre eğitilen erkek bedeninin, bu işlevlerine göre toplumsal bir aynılaştırma amacıyla nasıl da budandığını fark ettiğim gün, toplumsal işlevlerin bireyin bedenini nasıl da hadım ettiğini anladığım gün… masayı masa olarak kullanmaktan vazgeçtiğim gündü. O gün, Karga Bar’ın ardı sıra uzanan tüm Kadıköy ve tüm İstanbul caddeleri, bir distopya hakkında çekilmiş bir bilimkurgu filminin sahneleriydi sanki.

Fahrenheit 134?
Metropolis ?
Zaten bugündü.
Zaten dündü.

“Yorgun II”nin finalinde masanın kendi formuyla ve o formun hareketsizliğiyle, kendi beden formu ve onun hareket edebilirliğini, bir iktidar ilişkisi kurgulamadan deneyimleyen adam; “masa” olarak dillendirilen bedeni kendi bedenine, ısırarak ve sonra da onu ağzında taşıyarak ekler. Onu bir bedenek haline getirir. Bu imge, işlevsizliği fakat performatifliği ile “saçma”yı gösterir.

Saçma, zordur.
Akıl açar.
Yeni ve olası bir dünyayı imler.

Bu “zor” eyleme masa ile neredeyse erotik bir süreç yaşadığım ve onun da benim üzerimde söz sahibi olmasına izin verdiğim bir zaman sonucunda ulaşmıştım. Bu bir beden “eğitim” süreci değil, bedenin zaten sahip olduğu bir olanağı gerçekleştirebilir. Olduğuma dair kendimi ikna edecek olduğum zihinsel bir süreçti.




Zihinsellikten vazgeçmek için o zihinselliğin ta kendisini sakinleştirdiğin…
Bedeni…bedene ve onun imkanlarına teslim ettiğin…
neredeyse meditatif…
bir nefes egzersiziydi.

Kendimi aynı egzersizle “Yorgun II” ve masadan yaklaşık bir sene sonra, yine Karga Bar’ın deposundan aldığım onlarca 33’lük bira bardağı karşısında dururken bulacaktım. Bir çocukken, henüz yeterince “eğitilmemişken” çok daha kolay gerçekleştirdiğim bazı oyunbazlıklar için kendimi ikna etmeye çalışacak ve her iknanın bu sistemin zorladığı fiziksel yapıya tezat bambaşka imgeler oluşturduğuna şahit olacaktım.
İşlevlerinden kurtardığım bardakları ters çevirip, işlevinden vazgeçtiğim bedenimle onların üzerinde yürüyebilip, hareket edebilip, uzanabilip var olabildiğim günlerin birinde sinirlerimin bozulup ağladığımı hatırlıyorum. Etrafımı saran canlı ya da cansız milyonlarca bedenin birçok varoluş biçimini hiç deneyimlemeden, onlarla temas etmeme izin verilen şekillerde ve noktalarda temas ederek yaşayacak, sonra yok olacak ve belki de sahip olduğum yaşam aralığında yaşayabileceğim fiziksel coşkunun binde belki de milyonda birini yaşayabilecektim. O günden sonra sahne alanını kendi hayatımın nerelerinden zenginleşmek için ‘bencilce’ kullanacağıma dair daha tutarlı konuşabiliyordum. “Yanlış” kullanılan her beden, kullanım biçimini tekrar ve yeniden ve yepyeni bir şekilde tartışmaya açar.

Neye ve kime göre işlevsel?
Kim için işlevsel?

Bu konudaki yeni fikirler, dansçı-oyuncu Çağlar Yiğitoğulları’nın “Camadamlar” sürecinde benimle beraber yürümeyi kabul etmesi ile aklımda belirdi. Bardaklar üzerinde, göze aldıkları riskleri çocuksu bir inatla ağırlayan en sonunda yarı çıplak bedenlerini yine bu bardaklar üzerinde çarpıştırarak aldıkları bu riskleri büyüten ve ancak bu şekilde ilişki içinde var olabilen iki erkek bedeni, “Yorgun II” deki masa ve insanı çağrıştırıyorlardı. Kendi erilliklerinden, bardaklar üzerinde olmak karşısında duydukları hakiki panik sayesinde arınmışlardı. Hem cinsiyetsizlerdi hem de sırf kendilerine dair bir cinsellikle kuşatılmışlardı. Sahne düzlemindeki bedenler toplumsal cinsellikten arınarak başka bir cinselliğe, fiziksel bir cinselliğe dair imgelere dönüşmüşlerdi. Bir “beden”e sahip olmanın, yaşıyor olmanın, yalnız kalmaktan ve aynı anda da birinin dokunuşu ile kırılmanın korkusunu taşıyarak ilerlemenin ve bir başka bedene dokunmanın naifliğinin kareleriydi “Camadamlar”ın sahneleri.

Beden, ancak başka bir bedenin ( bir başka insanın, bir kumaşın, bir kumsalın, bir suyun ya da tahtanın…) değdiği yerlerinin varlığını daha da hissediyor ve hep bu değme noktalarından tahriş oluyor… tahrip oluyor… kırılıyordu.

Beden,
Cam gibi,
Cam kadar,
Kırılgandı.
Beden… camdı.
Cam… da beden.

Tüm bu dışarıdan fiziksel ama en içeriden neredeyse meditatif süreçlerden sonra beden malzemesiyle çalışmanın bir “estetik” sorunu değil, bir “etik” sorunu olduğuna dair bir kanıya vardım, sanırım. Her bedenin kendine dairliğine ve aitliğine duyduğunuz saygı, onun size kendi varoluşu içinde sahip olduğu tüm olasılıkları görmenizle sonuçlanacaktır.
Beden, “eğitilmez”.
Eğitim, içinde saygı varmış gibi gözüken ama gerçek saygının içinde bulunması gereken en önemli unsuru, bakılana duyulan sevgiyi barındırmayan toplumsal bir sağaltım haline geldiyse hele…

Beden, keşfedilir.
Hem kendi bedenini, hem de “öteki”nin bedenin keşfedersin.
O da…
senden farklı keşfederken sende… senin bedeninde
ama hep hep hep keşfederken….

hep yeniden
keşfedilir
beden

yeniden.


İlyas Odman
02.2009

0 yorum: